Mahir Ünal , TRT Türk`ün konuğu oldu

16.08.2013 13:10 Mahir Ünal , TRT Türk`ün konuğu oldu AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal, TRT Türk`te yayınlanan "Konuşacak Çok Şey Var" programına konuk oldu. AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal, TRT Türk`te yayınlanan `Konuşacak Çok Şey Var` isimli programın konuğu oldu. Gazeteci Nuray Babacan ve Doç. Dr.Hüseyin Yayman`ın sorularını cevaplandıran Ünal, Stratfor mailleri ile ilgili tartışmalar, 12 yıl kademeli eğitim düzenlemesi, demokratik açılımda gelinen noktalar ve ülke gündemi hakkında konuştu

TRT Türk`te yayınlanan programda Ünal`a yöneltilen sorular ve cevapları şöyle:  

Yayman: Türkiye`de siyasetin gündemi çok yoğun. Siz de AK Parti`nin Grup Başkanvekili olarak  bu gündemi yoğun bir biçimde takip ediyorsunuz.  Siz, siyasetçi olmanın ötesinde akademisyen hocalığınız var. Hem bu son tartışmaları hem de hani stratfor,wikeleks siyasetine dair son tartışmaları nasıl görüyorsunuz, AK Parti MKY`sında bunlar nasıl tartışılıyor ve bu konulara dair sizin yaklaşımınız nasıl?

Ünal: bu konularda genellikle benim bakış açım, yani Türkiye`de siyasi alışkanlıklarla siyaset yapmak aslında çok kolaydır. Çünkü belli şablonlar çerçevesinde taraf olursunuz, bu taraflar kendi zihin içeriklerine belli şemalar dökerler, bu şemalar üzerinden konuşmaya başlarlar. Aslında bunun tehlikeli tarafı nedir; şemamız çözüldüğünde siz çözülmüşsünüz demektir artık. Dolayısıyla genellikle ben şurdan bakmayı tercih ediyorum; anlamadığınız bir şeyi yönetemezsiniz. Yani bir dönemi yönetecekseniz, bir kişiyle ilişkinizi yönetecekseniz yada bir olayla kendi pozisyonunuzu belirleyecekseniz öncelikle onu tarafsız bir gözle anlamanız gerekmektedir. Yani onun gerçeğini kavramanız gerekiyor. Orda ne olduğunu, gerçekte ne olduğunu kavramanız gerekiyor. Bu, ayrı bir şeydir, sizin anlamanız ayrı birşeydir. Yani gerçeği kavradıktan sonra pozisyon almaktır. Bana göre siyaset burda ortaya çıkmaktadır. Siyaset dediğimiz şey, sizin tanımladığınız gerçekliğe karşı aldığınız pozisyondur. Bu, hem siyaseten yerinizi hem de duruşunuzu belirler. Ama maalesef çoğunlukla şöyle oluyor: gerçekliğe karşı pozisyon almak yerine gerçeklik olarak varsayılan şey üzerinden konuşmayı ve siyaset yapmayı tercih ediyor çoğu zaman siyasetçiler. Oysa bir varsayılan vardır, bir de gerçeklik vardır. Varsayılanlar üzerinden konuştuğumuz zaman siyaset bir kısır döngüye dönüşüyor, sanal bir tartışmaya dönüşüyor. Ve artık oradan siz bir doğru çıkaramazsınız. Çünkü artık orda gerçekliğe yaslanmamaktadır. Argümanlarınız, diskurunuz, söyleminiz gerçekliğe yaslanmamaktadır. O yüzden ben, daha önce AK Parti`nin mutfağında çalıştığım dönemde de, Merkez Karar Yürütme Kurulu üyeliği yaptığım dönemde de 24.dönem milletvekilliğimde de, daha sonra başkanvekilliği dönemimde de kendime hep bu soruyu sormuşumdur; gerçekte ne oluyor, bu olan-biten ne? Önce onu anlamaya, algılamaya çalışırım. Daha sonra o gerçekliğe karşı pozisyon alırsınız. Bu pozisyon alma da siyasette kişisel değildir, bir siyasi partiyle-bir örgütle siyaset yapıyorsanız öncelikle sizin o siyasete katkı sunarsınız ama onun siyasetten farklı bir pozisyon almanız mümkün değildir. Dolayısıyla belki oraya katkı sunabilirsiniz. Dolayısıyla çoğu zaman şu hep karıştırılıyor; parti içi demokrasiyle parti disiplini çok yakın ve çok uzak şeylerdir. Parti içi disiplini, bazen doğru olmasa da bazı şeylere uymanızı gerektirir ama bu, parti içinde demokrasinin bulunmadığı anlamına gelmez ve o kararı uygulamanız gerekir. Çünkü orda sormanız gereken ikinci bir soru şudur; bir şeyin doğruluğu sorguluyorsanız bir defa şunu da sorgulamanız gerekir; kime göre doğru-kime doğru yanlış.

Yayman: Sizin vurguladığınız siyasetin pozisyon almasını çok önemsiyorum doğrusu. Türkiye`nin zor zamanlarında siyasetçilerin ya da liderlerin aldıkları pozisyon ve kararlar, tarihe geçen bir olay olarak karşımıza çıkıyor. Günümüz tartışmasına geldiğimizde; bu, stratfor dedikoduları mıdır, nasıl yorumluyorsunuz, stratfor maillerine karşı partiniz nasıl bir pozisyon aldı?

Ünal:  “Eğer bir etki varsa siz bu etkiye karşı pozisyon alırsınız yani onu yok saymak da bir pozisyon almadır, bir hamle yapmak da bir pozisyon almaktır nihayetinde. Stratfor lle ilgili kendi kişisel düşüncemden yola çıkarak bir çerçeve oluşturmak istiyorum:

Haber ajansları vardır, araştırma ajansları vardır bir de düşünce kuruluşları vardır. Bunlar arasındaki ayrımları da çok iyi bilmek gerekir. Bir haber ajansı; haberleri toplar size servis yapar. Bir araştırma ajansı; kamuoyu araştırma yapar ve araştırmalar üzerinden sizinle ilgili algıyı, paydaşları ölçümler size sunar. Bir düşünce kuruluşu ise bütün bunların üzerinden analizler yaparak, belli çıkarımlarda bulunarak bir takım öngörüler geliştirir. Şimdi bütün bunları yaparken, nereden beslenir; iletişimden beslenir. Bir düşünce kuruluşunu tersinden aldığınız zaman istihbarat kuruluşuna da dönüştürebilirsiniz. Bu, biraz da nasıl okuduğunuza bağlıdır. Daha çarpıcı bir şey söyleyeyim; parlamentolar arası bir dostluk kurumundan bahsedelim: diyelim ki Türkiye- Amerika parlamentolar arası bir dostluk kurumundan bahsedelim; Türkiye`den bir grup parlamenter Amerika`ya, yada Amerika`dan bir grup parlamenter bu dostluk grubu çerçevesinde Türkiye`ye geliyor, burda birtakım temaslarda bulunup görüşmelerde bulunuyorlar sonra bunlar görüşmelerinden sonra o dostluk grubundan birileri yaptığı görüşmeler ile ilgili mailleşmeye başlıyor. Şimdi bunu da ilişkiyi kullanma biçiminde o ilişkide kaynak diye tanımlanan kişiyi siz suçlu ilan edemezsiniz. Şimdi burada ne yapıldığına baktığınız zaman; bir kapalı istihbarat varmış ve bunun etrafında oluşturulan bir gizem ve esrar, biraz da tabi bizim algımızda şu var; bir bilginin altında, bir antetli kağıdın başında bir isim yazıyorsa bir anda o bilgi başka bir mecraya dönüşüyor. Burda mailleşmelere bakıyorsunuz, Türkiye`de bir kamu diplomasisi koordinatörlüğü var ve kamu diplomasisi koordinatörlüğünün görevi tam da budur. Kamu diplomasisi koordinatörü bu çerçevede görüşmeler yapıyor. Bu görüşmeler üzerinden doğal olarak belli düşünce kuruluşlarıyla görüşüyor ve Amerika`da belli programlar yapıyor, toplantılar düzenliyor ve bu toplantılarda bakanlık düzeyinde kişiler katılıyor. Orada insanlar insanî bir şekilde oturuyorlar ve birbirlerinin maillerini alarak mailleşiyorlar. Şimdi burda bu ilişkileri alıp sanki bir istihbarat faaliyeti gibi algılar, tersinden okuyalım derken bunu kastettim, eğer böyle tersinden algılar, böyle çözümlerseniz bu defa kamuoyu algısını manipüle edersiniz. Peki birileri kamuoyu algısını manipüle edemez mi, edebilir.

Babacan: Peki bundaki amaç ne, manipüle yapan grup açısından karşı taraf siz iseniz bundaki murat ne?

Ünal: Her bir birey, genel anlamda her bir kurum etki alanını genişletmek ister, kendi durumunu- pozisyonu güçlendirmek ister. Dolayısıyla kendisini güçlendireceğine inandığı her eylemin içerisinde olur. Şimdi yine stratfor üzerinden gidecek olursak; Türkiye`de bir gazete doğal olarak bir belgeler yumağı üzerinde son derece spekülatif, son derece sansasyonel, flaş-flaş-flaş bir yayın yapıyor. Burda bir çok faydadan bahsedebiliriz; bir gazetenin trajından bahsedebiliriz, başlangıçta gerçeklik dedik, eğer gerçeklik üzerinden gideceksek buradaki gerçekliği bilmiyoruz. Belki varsayımı geçip öngörüler geliştirmeliyiz. Bu gazetenin bunu neden yaptığına dair elimizde bir gerçeklik yok. Şimdi biz burada bunu konuşurken gerçeğe bağlı kalacaksak onların yaptığını yapamayız. Yani dedikodu üzerinden, eskilerin kıyl ü kâl dediği; `o onunla görüşmüş, şu şununla görüşmüş, falanca kişi binaya gittiğinde filanca kişi ile görüşmüş onlar da demiş ki` üzerinden bir gerçeklik inşa edemeyiz.

Babacan: Gazeteninkine böyle bakabilirsiniz ama o kuruluş, amaç olarak şunu satmaya çalıştı; `AK Part`de başbakan yok`, bunu yazan gazete ile ilgili tereddütünüz var ama o kurumun Amerika`ya-yabancı kamuoyuna satmaya çalıştığı da çok net.

Ünal: Son dönemde Sayın Başbakanımızın sağlığı üzerinden Türkiye`ye dönük psikolojik hareket var. Bunun sebebini açacak olursak son derece basit; Türkiye`ye ile ilgili Türkiye`nin bölgedeki pozisyonunu ile ilgili genel kanı şudur; `sarardıkça sula, uzadıkça buda` derdi eskiler, yani Türkiye sarardıkça sulanır, uzadıkça budanır. Şimdi Türkiye`nin bölgedeki etkisi çok iyi bilinir, Türkiye`nin kaynakların, pozisyonu, kendi gelişim yeteneğinin çevresiyle kuracağı ilişkinin ve oluşturacağı networkun etkisi çok iyi biliniyor, özellikle Türkiye`nin son 10 yılda bölgesinde etkisini geliştirmesiyle bölgedeki etkin güçlerin etki daralmaya başladı, çünkü bu, doğal olarak siz etki alanınızı genişletiyorsanız birilerinin etki alanını daraltıyorsunuz demektir.

Yayman: Sayın Başbakanımızın sağlığı ile ilgili son derece ciddi bir spekülasyon var, bir tartışma var

Ünal: Bunun gerekçeleri son derece açık. Türkiye`nin hızla büyüyen bir ekonomisi var. Türkiye`nin bölgesinde özellikle Kuzey Afrika`dan, Orta Doğu`da, Balkanlarda ciddi bir etki oluşturmaya başladı. Türkiye yatırım açısından son derece cazip bir ülke haline gelmeye başladı. Avrupa`da, yanımızdaki Yunanistan`daki halk krizle boğuşurken Türkiye çok hızlı büyüyor, Türkiye`deki işsizlik oranları hızla aşağıya iniyor, istihdam artıyor. Bütün bunları ortaya koyduğunuz zaman Türkiye bir istikrar ve güven adası, bölgesel bir güç haline gelmiş durumda. Peki bu istikrarın merkezinde kim var, kimin liderliği var; Recep Tayyip Erdoğan`ın liderliği var. Eğer siz Recep Tayyip Erdoğan`la ilgili zihinlerde soru işareti oluşturursanız, yatırımcının Türkiye`ye yatırımı konusunda kafasını karıştırırsınız. Türkiye`de istikrar üzerinden büyüyen alanlarda sanayicinin iş adamının, yatırımcının kafasını karıştırırsınız. Dolayısıyla çok merkez bir noktaya ateş ediyorlar. Sayın Başbakanımız, her insanın geçireceği bir operasyon geçirdi ve bu operasyon sürecinde her aşamada kamuoyu son derece sağlıklı bir şekilde bilgilendirildi. Başbakanımız bu operasyonu fazla önemsemediği için geriden bilgi verildi. Bir başbakanın sağlığı tabi ki çok önemlidir ama önemli bir rahatsızlığı varsa. Tedavisi tamamlandı ve ayın 17`sinden itibaren Başkanımız Almanya ile başlayan, 21`nde Güney Kore ve İran seyahatiyle devam edecek dış seyahatleri başladı şimdi.

Türkiye üzerinde birçok oyun var. Bu da doğal, neden doğal çünkü Türkiye`nin jeopolitiğine baktığınız zaman Türkiye herşeyin merkezi konumunda. Bugün Libya`ya, Mısır`a, Tunus`a, Cezayir`e, Yemen`e gittiğinizde, Afrika`dan aşağıya indiğinizde Balkanlar`a baktığınızda, Türkiye her şeyden önce bu coğrafya ilham veren bir ülke konumunda. Gerçi Türkiye geç modernleşti ise de yeni bir model oluşturmayı başardı. Tüm Dünyada artık batı tipi modernleşmenin hem değer hem inanç anlamında bunalıma girdiği bir dönemde Türkiye geç modernleşmesiyle aslında hem seküler, hem dinî anlamda yeni bir konsept, bakış açısı oluşturmayı başardı. Tunus laiklik yönüyle bize çok benziyor, Cezayir, Libya bize bakıyor `demokratikleşmek, parlamenter sisteme geçmek istiyorum` ve gelip `nasıl parti kurabilirim, sizin deneyiminizden faydalanmak istiyorum` diyor.

Batının, daha geniş anlamda Amerika`nın milyarlarca dolar harcayarak oluşturmaya çalıştığı ama oluşturamadığı bir yumuşak güçten, bir çekim gücünden, yabancıların ifadesiyle bir shoftpowerden bahsediyoruz.  Milyarlarca dolar harcanarak oluşturulamayan güven ve işbirliğini biz orda hazır buluyoruz yani Tunus`a, Mısır`a gittiğiniz zaman bir hazır güven ve işbirliği buluyoruz. Burada Türkiye`ye sadece bu ilişkileri doğru bir biçimde yönetmesi kalıyor. Ama Türkiye`nin bütün bunları yapabilmesi için; kürt sorununu çözmesi, içerdeki kısır çekişmelerini, eğitimini yeniden yapılandırması, insan kaynaklarını hızlı bir şekilde dönüştürmesi gerekiyor. Türkiye`nin kendi içinde bir birlik ve beraberlik bütünlüğü oluşturması gerekiyor. Türkiye`nin hergün siyasi bir krizle boğuşan suni gündemden kurtulup kendi gerçek gündemine dönmesi gerekiyor. Türkiye`nin çok ciddi bir enerji sorunu var, bugün cari açığın en büyük sebebi enerjinin dışa bağımlı olması. Ama Türkiye bu konuda bir adım attığında dört taraftan ayağında frangalar oluşuyor.

Babacan: Anladığım kadarıyla Türkiye`nin sulanma ve budanma döneminde olduğu için tüm bunlar yaşanıyor.

Ünal: Ama AK Parti bu budanmaya direniyor, her alanda direniyor.

Babacan: Komisyonda üst üste deneyimler yaşadık, eğitimde 4+4+4, iç tüzük değişikliği konusunda, 20 dakikada 30 madde oylandı,  muhalefetin sesi mi susturuluyor şeklinde tartışmalar yaşandı. Siz parti yönetiminde birisi olarak baktığınız yerden muhalefetin durumu nasıl görünüyor?

Ünal: Muhalefetin, kendi içinde yaşadığı çok ciddi sorunlar var. Yani Türkiye`de maalesef özellikle Cumhuriyet Halk Partisi bir türlü kendi içinde dengeleri sağlayamadı. Biz CHP`nin kendi içinde dengelerini sağlamasını temenni ediyoruz, neden? Eğer siz siyaset yapıyorsanız, siyaseten kendi siyasetin karşılık geldiği toplumla bir ilişkiniz var. Siyaset; o kesime benzeme işi değildir, o kesimi değiştirme, dönüştürme ve vizyon çerçevesinde bir yere taşıma işidir, liderlik de bunu gerektirir. Şimdi bugün Türkiye`de CHP`nin oy aldığı ve son derece öfkeli ve kızgın bir kesim var. Bu öfkeli-kızgın kesim 10 yıldan, hatta 1994`ten beri sürekli şunu söylüyor: `yaşam tarzım tehdit altında, siz geldiğinizde bizim başımızı örteceksiniz. Şu olacak, bu olacak.` Bu korkunun kaynağında ne var?

Özellikle referandumdan sonra yüzde 42`yi anlamak için geniş bir araştırma yaptırdık, o araştırmayı da kamuoyuyla paylaştık. İnsanlar genellikle anlamadıkları şeylere düşman oluyorlar.  İnsanlar genelde tanımlayamadıkları, kendi yaşamları için tehdit olarak gördükleri farkındalıklardan, farklılıklardan, çünkü insan kendisini benzerliklerin içerisinde güvenli hisseden, farklılar içerisinde ise tedirgin hisseden bir varlık. Dolayısıyla Türkiye`nin geçmiş sürece baktığımız zaman iki cümle ile özetleyeceğim; Türkiye`nin alışkanlığı hep şu oldu: insanı sisteme uygun hale getirmek. Oysa sistemi insana uygun hale getirmemiz gerekiyordu. Yani bireyin neye inanacağını, ne düşüneceğini, nasıl çağdaş olunacağına, nasıl modern olunacağına bu ülkede devlet karar verdi. Dolayısıyla tek tip bir insan anlayışı hakim oldu. Farklılıkları kabul etmeyen, dışlayan bir anlayış Türkiye`de hakim oldu ve bu anlayışı satın alan ve bu anlayışı doğru bulanlar, bu anlayışın temel özelliği de genellikle belli travmalarla toplumu yönetmeyi tercih etti. Neydi bu travmalar; din elden gidiyor sonra laiklik elden gidiyor, komünizm geliyor, Türkiye bölünüyor. Bunlar Türkiye`nin genel tetiklenme noktaları yani travmanın hangi noktadan tetikleneceği yüksek gerilim hatları çok iyi biliniyor. 1995 yılında Refah Partisi, seçimde 1.parti olarak çıkıyor, toplum tedirgin oluyor, eski alışkanlıklarıyla hareket edenler ve `bu köylü, bu mülteci, bu yobaz, bu çağdan, bu alevi, bu ermeni, bu Süryani, bu aydın, bu feminist` gibi ifadelerle kategorize etmiş ve anlaşılması son derece kolay ve anlatılması da son derece kolay bir zihinsel şablondan bahsediyoruz. Değişim, geldiği zaman bütün uçurumlarıyla birlikte gelir. Marx`ın, komünist partisi kurulduğunda modernleşmeye dönük inanılmaz eleştirileri vardır, çok slogan cümleleri vardır, der ki; `modernleşme; katı olan herşeyi buharlaştırıldı, insanlığın üzerindeki kutsallık hanesi kayboldu` der.

Alışkanlıklarıyla yaşayan, tanımlamalar içinde kalan, sistemden beslenen ve sistemin beslediği aydın, çağdaş, elit ve doğulu vatandaş diye tanımladığı ve gerçekten de son derece düzgün, hukuka-kurallara uyan, kendi yaşamında sorunlar yaşamayan sistemin ötekileştirdiklerinden de kendini uzak tutan, yer değiştirme dediği bir kesimden bahsediyoruz. Bu kesimler korkmaya başladılar. Ama siyasetçiler onların korkularını dönüştürmek yerine onların korkularından istifade etmeyi, faydalanmayı, tetiklemeyi ve bu korkulardan da oy devşirmeyi tercih ettiler.

Türkiye`de korkular bitmedi. Biz genel kurulda neden hep geri dönüyoruz. Muhalefet, kürsüden bakanlığın icrasına yönelik çok güzel bir konuşma yaptığında ben grup başkanvekili olarak gidip o milletvekilini tebrik ve teşekkür ediyorum. Ama bir milletvekili çıkıyor, ne gündemle, ne konuyla, ne de görüşülen yasayla ilgili `siz yolsuzsunuz, siz hırsızsınız, siz şunu yaptınız` şeklinde korkular tetikliyor o yolsuzluk, hırsızlık, yoksulluk algısını tetikliyor ve bunun muhalefet etmek olduğunu zanneden bir üslupla konuşmayı tercih ediyor. 12 Haziran seçimlerinden önce meydanlarda bunları defalarca konuştunuz. Şu anda genel kurulda konuştuğunuzun bin kat fazlasını meydanlarda konuştunuz ve millet bunun cevabını verdi ve bu cevabı neden doğru okumuyorsunuz.

Dolayısıyla aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar doğuramayacağınıza göre diyorum ki `gelin dersinize çalışın, çünkü eğer iktidar olacaksanız; millet sizi muhalefette olumladığı zaman ancak iktidar olursunuz. Bir nevi muhalefete iyilik yapmış oluyorum. Muhalefetin dönüşmesi gerekiyor. Bu, AK Partinin hayrına. fakat Türkiye`nin hayrına değil. Biz muhalefetten memnunuz ama Türkiye bu gerilimi uzun süre taşıyamaz çünkü.

Gelelim iç tüzük meselesine, yemin krizinden başlayarak; seçiliyorsunuz, meclise giriyorsunuz `ben yemin etmeyeceğim` diyorsunuz. Sistem afallıyor. Yasa koyucu, milletvekili seçilmiş birisinin yemin etmeyeceğini düşünmemiş. Bir milletvekili seçilir de yemin etmezse bunun yaptırımı nedir?

Babacan: Aynı sistem Cezaevindeki kişi milletvekili seçilebilir denilmiş, seçilince de çıkamaz demiş.

Ünal: İşte o yüzden acil anayasa çıkarmamız gerekiyor. Anayasa adeta yamalı bohçaya dönmüş durumda. Şurda bir yanlış madde var düzenleme yapalım, o yüzden biz AK Parti olarak diyoruz ki `lütfen kimse masadan kalkmasın ve şu anayasayı değiştirelim.` Meclis tutanaklarına bakarsanız sadece muhalefet 242 saat konuştu. Özetle diyoruz ki biz bu meclisi çalıştıralım, bunun için de gelin uzlaşalım. Meclis başkanımız bu iç tüzükle ilgili dedi ki `ben uzlaşmanız bir zemin hazırlayayım.` Biz teklifimizi meclis başkanına götürdük ve muhalefetin de tekliflerini aldığını söyleyen meclis başkanı bize dedi ki `meclisin daha etkin ve verimli çalışması için günleri belli bir programa göre ayarlayayım.` Bir grup önerisiyle bir kanun geliyor, biz o gün kanun görüşeceğiz, muhalefet geliyor, görüşmeleri tıkamak için 3 tane grup önerisi getiriyor, geçmiş olsun, o kanunu çıkaramıyoruz.

Yayman: Malum nevruz yaklaşıyor. Toplumda çatışmaların çıkacağına dair iddialar var. Türkiye`nin güneydoğu ya da kürt meselesinin çözümünde Sayın Başbakan `neye mal olursa olsun çözeceğiz` dedi. Şimdi AK Parti beyaz bir sayfa mı açıyor?

Ünal: Türkiye`de temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir sorun olduğunu hepimiz biliyoruz. Sorunlar sadece kürt meselesinden başlamıyor, yakında kadına şiddet konusunda yasa çıkartıldı ordan başlayıp diğer alanlarda inançlarla, kimlik sorunlarıyla ilgili çalışmalar yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti`nin kendisini tanımlama biçiminden ve sorunlar üzerinde sağlıklı bir biçimde tartışılamadığından sorunlar kaynaklanıyor.

Tek bir örnek üzerinden ifade etmeye çalışayım; yüz 50 yıl önce `toplumda İslam`ın yeri ne olmalı` tartışması başladı ve Türk toplumu halen buna bir cevap bulamadı. Yüzde 99`u Müslüman olan bir ülkede halen biz toplum olarak buna cevap veremedik. Dini eğitimlerle ilgili çalışmalar yapıldı ama yeterli değil, bu da temel bir hak ve özgürlük sorunu. Etnik kimliklerle ilgili Türk toplumu diğer etnik kimliklerle olan ilişkisini nasıl düzenleyeceğine dair de asıl bu, sorunların altında yatan sıkıntı bu. Özellikle son 30 yıl kürt kimliğiyle ilgili devletin cevap verme şeklini hepimiz çok iyi biliyoruz. Sorun aslında ekonomik bir sorunken devlet bunu güvenlik sorunu gibi algılamış, sorun bir kimliğe dönüştüğünde de devlet bunu bir ekonomik zannetmiş, devlet bunun bir kimlik sorunu olduğunu fark ettiğinde de sorun artık bir siyasi soruna dönüşmüş ve bir ayrışma noktasına gelmiş.

AK Parti ne yapmaya çalışıyor? 2002`den beri kucağında bulduğu kronik birçok sorunla ilgili çözüm arayışı içerisinde. Çoğu zaman uyguladığınız yöntem doğru yöntem olmayabilir, o zaman ısrar etmeyip seçenek değiştirmek gerekir. Devlet seçenek arayışına girmemiş, kafasına vura, vura adam ederim seçeneğinde ısrar etmiş. Kürt sorunu bir yönüyle temel hak ve özgürlük sorunu, bir yönüyle de maalesef terör sorunu. Yani PKK şiddeti bir çözüm yöntemi olarak seçmişse, silahlanmışsa bunun sorumlusu AK Parti değildir ama iktidar olarak bir çözüm arayışı içerisinde girme sorumluluğu vardır.. Sorun öyle bir sorun ki bir yanda siyaseten ayakta kalmanız gerekiyor, kamuoyuyla iletişiminizi son derece gerekiyor. Her genel kurulda Oslo üzerinden başlıyorlar koro halinde. Çözüm arayışında Başbakan ile görüşmemişsiniz.

AK Parti hiçbir zaman vazgeçmedi ve AK Parti bu sorunu bir siyaset malzemesi yapmadı, bu sorun üzerinden hep çok yüksek riskler aldı. Bu sorun üzerinden kısa sürede çok yüksek oylar alabilirdik ama orta vadede ciddi bir kaybımız olurdu. Bizim uzun vadede yüksek oylar almamızın sebebi kısa vadede risk alıp uzun süreli çözümler aramış olmamızdandır.

Babacan: AK Parti`nin mutfağından çıkmış birisi olarak alıştınız mı meclise?

Ünal: Meclise ilk girdiğimde kendime söylediğim ilk şey `benim buraya asla alışmamam gerekiyor.`

Görevimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum ama meclise asla alışmayacağım.

Diğer SİYASET haberleri


  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1465

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.